Haber Arşivi

Hicrî Yılınızı Tebrik Ederiz

Yarın 1 Muharrem 1432. Hicri Takvime göre yeni yılın birinci günü. Dolayısıyla bu gece Hicri Yılbaşı gecesi. Bu vesileyle tüm Köylülerimiz ve web sitemiz ziyaretçilerinin Hicri Yılbaşını tebrik ediyoruz. Hicri 1432 yılının tüm insanlığa huzur, mutluluk ve bereket getirmesini diliyoruz.

Müslümanlar yarın yeni bir yıla giriyor. Miladi 07 Aralık 2010, Hicri 01 Muharrem 1432 yeni yılın birinci günü. Bu vesileyle tüm Timeturk ziyaretçilerinin Hicri Yılbaşını tebrik ediyoruz. Hicri 1432 yılının tüm insanlığa huzur, mutluluk ve bereket getirmesini diliyoruz.
Resulüllah (s.av)’ın Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç alarak, kameri aylara göre ilk defa başlatan Halife Ömer b. Hattab (r.a)’dır. Ömer b. Hattab (r.a), Hz. Ali (r.a)’nin öneri üzerine miladi 622’ye denk gelen hicret hadisesini İslâmi tarihin başlangıcı olarak kabul etmiştir.

MUHARREM AYININ ÖNEMİ

Laleli Camii imam-Hatibi Dr. Behlül Düzenli, bir hutbesinde Muharrem ayının önemini şöyle anlatıyor: “İslâm tarihinde birçok önemli olayın cereyan ettiğine inanılan Muharrem ayına girmiş bulunuyoruz. Muharrem ayı müslümanların takvim başlangıcı, hicri yılbaşıdır. Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz Mekke’de on üç yıl insanları Allah’a davet etti. Bu daveti kabul etmeyen müşrikler Hz. Peygamber ve müslümanlara büyük acılar çektirdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber Müslümanların Medine’ye hicret etmelerini emretti. Kendisi de miladi 622 yılında, Hz. Ebubekir ile birlikte Medine’ye doğru yola çıktı. İslâm tarihinde bir dönüm noktası olan bu mukaddes yolculuk daha sonra Hz. Ömer zamanında takvim başlangıcı kabul edilmiş, 1 Muharrem hicri yılbaşı olarak ilan edilmiştir.

Muharrem ayının onuncu gününe “Âşüre günü” denilmektedir. Kimi rivayetlerde yer aldığına göre Hz. Adem cennetten yeryüzüne bu günde indirilmiş, Hz. Nuh’un gemisi Cûdi dağına bu günde oturmuş, Hz. Mûsâ ve kavmi Firavun’un zulmünden bugünde kurtulmuştur. Rasulullah (sav) Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar bu günde oruç tutmuş, bunu müslümanlara da öğütlemiştir. Peygamber Efendimiz, Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da, “Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan âşüre orucudur” (Müslim, Savm, 38) buyurmuş ve bu orucun, Muharrem ayının dokuz-on veya on-onbirinci günlerinde tutulmasını tavsiye etmiştir. (Buhari, Savm, 69)

Muharrem ayı, tarihte bazı büyük acılardan kurtuluş ayı olduğu gibi, bu ayda unutulmaz acılar da yaşanmıştır. Rasulullah (sav)’ın “Cennet gençlerinin efendileri” (Tirmizi, Menakıb, 31) diye nitelediği torunlarından Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesi Muharrem ayının onuncu gününe rastlamaktadır. Her müslümanı derinden yaralayan bu acı hadiseyi tasvip etmek elbette ki mümkün değildir. Ancak bu acıyı Müslümanlar arasında husûmet sebebi yapmak, elbetteki öncelikle Hz. Hüseyin’in aziz ruhunu incitir. Her şeyden evvel Rasulullah’ı, onun Ehl-i beytini ve sahabîlerini severiz; onları ancak rahmetle yâd eder ve yüce Rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de öğrettiği şu duayı yaparız: “Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde müminlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr/ 10) Rasulullah (sav) da şöyle buyurur: “Sizi nimetleriyle donattığı için Allah’ı seviniz. Beni Allah’ı sevdiğiniz için seviniz. Ehl-i beytimi de beni sevdiğiniz için seviniz.” (Tirmizi, Menakıb, 32) Bizlere düşen görev bu sevgi ile tarihten ders alarak benzer olayların bir daha tekerrür etmemesini ve müslümanların birbirleriyle kardeş olmalarını temin etmektir.
Hutbemizi Peygamber Efendimizin Veda Hutbe’sinden birkaç cümleyle bitirmek istiyorum.“Ey İnsanlar! Kanınız, canınız, yaşama hakkınız, malınız, namusunuz, haysiyet ve şerefiniz, Rabbinizle buluşacağınız güne kadar saygıya ve korunmaya layıktır, dokunulmazdır. Ey İnsanlar! Sözlerimi iyi dinleyin ve iyi belleyin, Müslüman Müslümanın kardeşidir. Din kardeşinize ait herhangi bir hakka tecavüz helal değildir. Kimse haksızlık etmesin, hile yapmasın.”
AYET VE HADİSLERDE HİCRET
Sözlükte “Terketmek, ayrılmak, ilgisini çekmek” anlamına gelen Hicret kelimesi kişinin herhangi bir şeyden bedenen ve şuursal olarak ayrılıp uzaklaşması demektir. Daha çok Hz. Resûlullah’ın Mekke’den Medine’ye göç etmesi olayı ile bu kavramın simgelendiği görülmüştür.
Medineye göç eden Allaha iman etmiş müslümanlara muhacir, Hz. Resûllulah’a ve muhacirlere yardım eden, Medineli müslümanlara da Ensar adı verilmiştir.
Kur’anı Kerim de Hicret kelimesi yer almamakla birlikte, 31 yerde “hecr” kökünden gelen çeşitli, türevlerin geçtiğini görmekteyiz. Örneğin; “Kur’an’ı terketmek (el-furkan/25-30)” / “Bir kişiden veya gruptan ayrılmak (el-nisa 4/34; Meryem 19/46, El Müzelmin 73/10)/ “Kötü şeyleri terketmek (el müddesir 74-5)” / “Allah uğrunda başka bir yere göç etmek, (el bakara 2/18)” anlamlarına gelmektedir.
Diğer taraftan hicretin farklı boyutlarda kullanıldığı da görülmektedir. Mesela bir Hadiste “Muhacir Allahın yasakladığı günahları terkeden kimsedir” denilmekte. (Buhari İman/4) Başka bir hadiste “Hicretin kötü şeyleri terketmek” manasına geldiği belirtilmektedir.
Yani “Haramları terkedip kötülüklerden uzaklaşmak”/ “tabiatın dürtüleri istikametinde yaşamayı terketmek şeklinde kullanılmıştır.
HER UYGARLIĞIN ARDINDA BİR HİCRET VARDIR
Ünlü Müslüman düşünür Ali Şeriati, “Her Hicret Bir İnkılabtır” adlı kitabında hicretin önemini şöyle anlatır: Hicret, ilk önce nefislerimizdeki her türlü gayri islami anlayış ve duygulardan arınmak, amellerimize yerleşen gayri islami davranış ve alışkanlıkları terketmektir. Hicret insanın en çok sevdiği, fakat Allah’ın dininin yaşanmasına engel olduğu zaman vatanın, milletin, ailenin, sosyal sınıfın, makam ve mevkinin Allah’ın dinine hizmet etmek için terk edilmesidir. Hicret bir kaçış değildir. Aksine kafirlere ve zalimlere terkedilen haklarımızı geri almak, mücadelenin şartlarını yaşanır hale getirmek için hazırlanmaktır. Yani geri dönüş ve hesap sorma eylemidir hicret.”
“İnsan dünyayı hiçbir zaman Coğrafya ilminin söz ettiği biçimde ve ölçüde göremez. Kişinin dünya görüşü üyesi bulunduğu toplumun maddi ve manevi ölçülerine bağlıdır. Yeryüzü bir ferdin gözünde, içinde yaşadığı kentin (Medine’nin) değişmesi ölçüsünde değişebilir ancak. Hatta denebilir ki ferdin sahip olduğu zihinsel bi çim, onun sahip olduğu dört sınıfsal dalıyla da aynı tip, aynı ölçü ve benzerliktedir. (Toplum, doğa, tarih ve nefsin sosyolojik konumu, ferdin dört sınıfsal dalını belirler.) Yani bir bakıma dış dünya ferdin gözünde, kendi toplumundan ve kendi sınıfından yansıyan olaylar ve görüntülerden oluşmuş bir biçimdir. Dış dünya, toplum bilim dilinde zihniyet ve bireyin süjesinin (görünmeyenin), gerçeklik ve bireyin objesini (görünenini) kendi üzerinde yontup renklendiren bir ressam ve bir heykeltıraştır.
Bergson’un deyimiyle, dış dünya, ‘kapalı toplum’da yaşamakta olan bir ferdin gözünde sınırlı, küçük, durgun bir dünyadır. Bunun aksine, ‘açık toplum’a bağlı olan bir fert ise aynı dünyayı sınırsız ve sürekli değişim içinde görür. Birincisi için yeryüzü, memleketinden biraz daha büyük bir toprak parçasıdır. Gökyüzü ise, ona her taraftan kapalı olan, çok yakın ufuklarında yerle bağlantılı, kümbetleri andıran durgun ve donuk bir çatıdır. Kaf Dağı, varlık âleminin sınırı, Cabulsa ve Cabulka ise varlık âleminin uzanabildiği en son noktalardır. Meselâ yeryüzüne Arap yarımadasından ba kacak olsa görecektir ki, o mâmur yerden (Arap yarımadasından) başka mâmur yer yoktur. Evet, kapalı bir toplum Kapalı Toplum/Din ve Açık toplum/Din kavramları Fransız Filozof Henry Bergson’a aittir. Kapalı toplum veya din şudur: İnanç, amel, gelenek ve görenek kalesinde kişinin düşünceleri tutsak durumundadır. Bundan dolayı da devamlı durgun haldedir. Asırlar geçse de gene durgun ve hareketsiz kalır. Bir değişim göstermez. Bunun tersi olan Açık toplum ve ya din ise şudur: İnanç, amel, gelenek ve görenekler kalesinin kapıları kırılmıştır. Bunlar diğer toplum ve dinlere açıktır. Bu durum onun değiştiğini, genişleyip zenginleştiğini gösterir. Böylece sürekli bir olgunluğa gider. Yahudi kavmi ve dini kapalı toplum veya dine örnektir. İslam dini ve hicretin ikinci, üçüncü ve dördüncü asırlarındaki İslam toplumu da açık toplum veya dine örnektir. Habeşistan Hıristiyanlığı kapalı toplum ve dine, Batı Avrupa Hıristiyanlığı ise açık toplum ve dine örnektir. Cabulsa ve Cabulka, biri doğuda, diğeri batıda olduğu düşünülen efsanevi şehirler.

Toplumda âlem kişisel, basit, çok küçük ve hareketsiz bir ‘çatı’dır. Ve onun çok yakın olan sınırlarının ötesinde -ki bu sınırlar vatan sınırlarından birazcık daha uzaktır-yokluk, mutlak gizlilik ve karanlıktan başka birşey yoktur. 

Toplum biçimlerden oluşur. Ferdin hak, âdet, gelenek ve görenekleri toplumu oluşturur. Din ise ‘gökten inmiş olan’ değişiklik kabul etmez, ‘niçin’ ve ‘nasıl’ı ol mayan, cebrî, katı kurallı, akıl ve mantıktan uzak, sebep-sonuç ilişkisine önem vermeyen, kendisine bağlı kişilerin ruhsal yapılarına göre biçimlenen ve tek bir ‘biçim’i ve ‘seviyesi’ olan inanç ve âmeller bütünüdür. Körükörüne bir bağlılıktır. (Bir ölçüde doğru olan) Durkheim’ın deyimiyle ‘Din, toplumun genel ruhunun dış görünüşü ve büyütülmüşüdür’.

Toplumbilim araştırmalarında, özellikle medeniyetlerin, toplumların ve dinlerin başlangıçlarından günü müze uzanan tarih hikâyelerinde görülen odur ki insanın -gerek birey gerek toplum olarak- ‘yer’e bağlılığının temel esası din ve dünya görüşüdür. Toplumbilim bu esasın doğruluğunu toplumsal sınıflar üzerinde de göstermiştir. Çiftçi sınıfı, toplumsal sınıfların en donuk, en hareketsiz olanıdır. Bergson’un deyimiyle toplumsal sınıfların en ‘bağlı’ olanıdır. İnsan-yer ilişkisini, bu ilişkinin ruhbilim ve toplumbilimdeki yerini dikkatlice inceleyen ve ruhbilim konusunda söz sahibi olan araştırmacı Holbach bunun sebebini sağlam ve sabit bir ilişkiye bağlamaktadır. Ona göre bu sınıf yer ile (zemin ile, toprak ile) vardır ve yer onun varlığının gereği olmuştur.
Hattâ yer çiftçinin tek dostu, ezelî ebedî mekânı ve manevî mirasının sahibi olarak görünür. Çiftçi, toprağa bağlılığını ilâhî ve dini bir bağlılık olarak algılar. Yer onun için refah ve huzurdur. O yaptığı tarımı, manevi ve beşeri kişiliğiyle, ailesiyle, inançlarıyla, ahlâkî ve toplum sal temelleriyle bir olarak görür. Bu durumun dilbilime ansımalarından biri şudur: Çiftçileri adlandırmak için genel olarak yer’in değişik biçimleri kullanılır. Göçebe isimleri yer ile değil, daha çok hareket ile ilintilidir. (Anadolu’da göçebelere neredeyse tamamen Yörük denmesi ve bu kelimenin ‘yürü’ fiiliyle aynı kökten olması müellifi haklı gösteriyor.

Bütün bunlardan sonra denilebilir ki şu veya bu biçimde hareket imkânı tanımayan mekân, toplumu veya ferdi bağlar, donuklaştırır, hareketten alıkoyar. Böylece o toplum veya fert ilerlemekten, yükselmekten, değişip gelişmekten ve genişlemekten yoksun kalır. Bunun doğal sonucu olarak da düşünce, duygu, akıl, ilim, sanat, kül tür, din ve dünya görüşü donar, canlılığını yitirir ve ölüme hüküm giyer. Veya kendisiyle ilişkiye giren hareketli, dışa açık bir din, kültür ve toplumun içinde eriyip yok olur.3 Batı toplumu ortaçağın kapalı kafesi içinde Avrupa Bana göre Yunanlıların gerilemesi ve onların hasta Rum toplumundaki çöküşü ‘site’lerin kapalı kalelerinde mahsur kalmaları ve dış âlemle bağlarının kopuk oluşudur. Her yabancıyı Berberî olarak nitelemeleridir.

(Barbar kelimesi buradan kaynaklanıyor. Nihayet Batı dillerinde yabancı ve vahşi anlamını kazanıyor. Cahili Arapların kendilerinden ol mayan bütün kavimlere ‘Acem’ demeleri gibi. Bunun delillerinden biri de onların kıt düşünceleridir. Dinî ve felsefî potansiyellerinin kendilerine haspa’yı âlemin merkezi olarak görüyor. Katolik mezhebini de âlemin dini sayıyordu. Ona göre yeryüzü insanlığı ‘dik vücutlu, geniş tırnaklı, çamur derili, çıplak, pazara gidip eve dönen iki ayaklı bir hayvan’dı. Belirli olan, be yaz derili, mavi gözlü, sarı saçlı… ötesi kâfiristan… biraz gizemli, şaşırtıcı bir şey… Ona göre âlemin doğusu Cenova… Ve Venezüella’dan ötesi tam bir efsane. Âlemin batısı Lizbon.. Ötesi yokluğun sımsıkı kucağında ve meçhul… Avrupalının kapalı kapılar ardındaki yüzlerce yıllık uykusu bu düşüncelerinden kaynaklanıyordu. Haçlı savaşları bu kendi içine mahkûm kalenin kapılarını doğuya açıncaya kadar bu böyle devam etti. Kendinden başka bir din görmemiş olan Hıristiyanlık gözü nü İslam’a açınca Batı kafesinden milyonlarca insan dökülüverdi. Ve bu insanlar âlemlerin ötesinde başka bir dünyanın, başka toplumların var olduğunu gördüler. Binlerce perde kalktı gözlerinin önünden ve yepyeni ufuklar belirdi. Dünya, gerçek boyutlarına yaklaştı. ‘Biz’den başka ‘başkaları’nı, ‘yalnızca burası’ndan başka ‘başka yerler’i gördüler, tanıdılar. Öteleri bilinmez kale ler çıktı önlerine. Ve dünya görülmesi gereken bir alan olarak açılıverdi önlerinde birden bire. Sarsılmaz iman olmasıyla varoluşun anlamsal ve evrensel yönünü kaçırdılar. Sonuçta kendilerini hâlihazırda var olan geniş, açık ve büyük bir dinin kolları arasına bıraktılar. Susuzluklarını Kızıldeniz sahillerindeki Hıristiyanlıktan giderdi ler. 

Hans Portoz Avrupa’nın uyanışını, keşifler, ıslahatlar dönemini, Rönesans ve bütün bir Batı uygarlığını Haçlı seferlerine bağlıyor. Dini inançlar sarsıldı, kopmaz sanılan bağlar koptu. Sayısız kalıplar kırıldı ve hareket başladı. Toplumbilim diliyle söylemek gerekirse, ‘toplumsal zaman’ı gösteren, bin yıl önce 395 rakamı üzerinde donup kalmış olan saatin akrebi harekete geçti ve günden güne hız kazandı.

Beyaz adam, yeryüzünü tanıma isteğini Haçlı seferleriyle kazandı. Bu geniş ve hareketli dünya Batının cesur ve araştırmacı insanlarını yeni yerleşim bölgeleri tanımaya, yeni yollar aramaya sevketti. 15. ve 16. yüzyıllarda büyük dünya seferlerinin, coğrafi keşiflerin, yeni deniz ve kara yollarının sebebi buydu. Artık efsanevi Asya’nın gizemli Afrika’nın ve zengin Amerika’nın keşfi, dünya görüşünün genişletilip uygarlığının bu temellere oturtulması kaçınılmazdır. Gerek tarihçiler gerek toplumbilimciler her zaman şunu iddia etmişlerdi: Haçlı se ferleri (yani bir grup Batılının doğuya hicreti), coğrafi keşifler ve dünya turları (yani Asya, Afrika ve Amerika’ya hicret) Avrupa’nın uyanmasının, harekete geçmesinin ve bugünkü Batı medeniyetinin ilk ve temel esasıdır.
Bu tarih Ortaçağın başlangıcını ve 1453 İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethi de Ortaçağın sonu kabul ediliyor.
Doğu ve Batı’nın en büyük medeniyetini oluşturan yarı vahşi, Arya kavimlerinin güneye ve batıya doğru hicret etmeleri, Sümer, Babil, Akad ve Aram sülalerinin büyük uygarlıkların kurulmasına sebep olmaları, Sami kav minin Beynelnehreyn (iki ırmak arası-Mezopotamya), Mısır ve Kuzey Afri ka’ya hicret edişleri, israiloğullarının Mısır’dan Filistin’e hicretleri, Berberi lerin batıya ve doğuya hicretleri; Frenklerin, Hunların, Slavların, İngiliz ve Saksonların… Avrupa’ya hicretleri şu gerçeği gösterir: Bedevî kabile toplumlarının merkezi ve büyük toplumlar haline geçişinin temeli hicret eylemidir.

Amerika’nın uygarlığında daha açık bir biçimde görülmektedir. Avrupa’nın maceracı insanları kendi ülkelerini terkedip yeni kıtalara hicret etmekle bugünkü büyük ve ileri toplumun temelini atmışlardır. Üstelik bu insanlar ülkelerinde kalacak olsalardı, ya katil, ya da soyguncu olacaklardı.

İnsanlık tarihindeki kapalı ve açık dinlerin, kapalı ve açık toplum ve uygarlıkların incelenmesi şu gerçeği ortaya çıkarmaktadır ki, hicret fert veya toplumun yer’e bağımlılığını koparır, onu (fert veya toplumu) bağımlılık tan kurtarır. Hicret, insan ve toplumun dünya görüşünü değiştirir ve sonuçta da dinsel, fikirsel, duygusal donukluğu ve gerilemeyi iptal eder, toplumsal çürümeyi önler. Topyekün bir hareket ve toplumsal bir diriliş sebebi olan hicret, insanı, içinde bulunduğu dört donuk unsurdan (Tarih, toplum, tabiat ve ten) kurtararak yüce ve kâmil makamlara ulaştırır.
Her uygarlığın ardında bir hicret vardır. Araştırıp incelediğimizde görürüz ki her büyük toplumun ardında mutlaka bir hicret vardır. Hicret, Kur’an’da ve Peygamber (sav)’in hayatında tarihi bir olaydan çok farklı bir olaydır. İslam’da Hicret’in konumuna bakacak olursak göreceğiz ki, o büyük ve toplumsal bir esastır.”
TAKVİM VE MÜSLÜMANLAR
Yazar Mustafa İslamoğlu, bir yazısında takvimin Müslümanların nazarındaki önemini anlatırken şunlara yer veriyor: “Takvim, insanların zamanı ölçmek için kullandıkları masum bir ölçü. Kur’an, güneş ve ayın yaratılışından bahsederken, zamanı ölçmeye yaradığını dile getirir. Ay takvimi, vahyin içine indiği toplumun uyguladığı takvim. 12 ay esasına dayanıyor. 355 güne tekabül ediyor. İslâm’ın teklif ettiği ibadetler, hep bu takvime göre eda ediliyor. Mesela Ramazan orucu, kameri takvime göre tutuluyor. Bayramlar, kurban kesme, hac ibadeti, zekâtın yılını tesbit hep bu takvimi esas alıyor. Vahyin içine giriyor. Mesela Kehf Sûresi’nde 300 üzerine 9 eklediklerini söylerken, güneş takvimini ay takvimine dönüştürmeye işaret etmektedir. Çünkü 300 yıllık güneş takvimi, ay takvimine dönüştürüldüğünde 309 yıl eder. Allah Rasûlü’nün hayatındaki olaylar, kameri takvimle kayıtlara geçmiş. Vahyin iniş zamanını tesbitte kameri takvim kullanılmış. Bu takvim, Müslümanın ibadetinin ve inancının içine bir biçimde girmiş.
Hz. Ali’nin teklifiyle Hz. Ömer’in hilafetinde, Hz. Peygamber’in hicreti Müslüman takviminin başlangıcı sayıldı. Bu, hicretin 17. yılına tesadüf ediyordu. Müslümanlar, sonraki yüzyıllarda Müslüman zamanı olarak intişar bulan kameri takvimi uyguladılar. Güneş de ay gibi Allah’ın belgelerinden (âyetlerinden) biridir, hem de büyüklerindendir. O da zaman ölçülerinden biridir. Mekkeli müşrikler de Medineli Yahudiler de ay takvimiyle güneş takvimi arasındaki farkı kapatmak için “zamanla oynuyorlar” idi. Buna “nesî” adı veriliyordu. Hatta bu oynayışı Kur’an “küfürde/nankörlükte ileri gitmek” olarak adlandırıyordu. Bu bir tür sahte zaman peydahlamaktı. Güneş takvimi, ay takviminden farklı olarak 365 günlük bir zamana tekabül eder. Bu da Allah’ın koyduğu bir zaman ölçüsüdür, âyetlerdendir.
Osmanlı, Batılılaşmanın hızlandığı Tanzimat yüzyılında dahi, güneş takvimine geçme ihtiyacı duyduğunda, Batı karşısında kendi kimliğini koruma refleksiyle hareket etti. Güneş takvimini Mart’ta başlattı ve adına da “Takvim-i Rûmî” dedi. Adını doğru koydu, isim hırsızlığı yapmaya tevessül etmedi. İran’la da eşitlemedi takvimini. İran’ın “nevruz: yenigün”ünden bir hafta öncesine, yani 14 Mart’a denk getirdi. Peki, Osmanlı sonrasındaki fetrette boy verenler ne yaptılar? Bu ikisini de iptal ettiler. Gerekçe “çağdaşlaşmak” idi. Onun da altında dinden kopma, sekülerleşme yatıyordu.
Peki, hicri takvimi “dini” bulanlar onun yerine neyi koydular? İsmini Papa Gregorius’tan alan “Gregoryen Takvimi’ni” Yani, Müslüman zamanından kopup koparanlar, bu milleti Hıristiyan zamanına eklemeye kalktılar. Tabii ki, ayıp ettiler. Fakat bu, o kadar da önemli değil. Zaman geçiyor, ömür akıyor. Takvim, hangisi kullanılırsa kullanılsın, insana zamanı hatırlatan bir ölçü. Ama bir yılı diğerine devrederken “yılbaşı kutlamaları” adı altında icra edilen melanetin hiçbir iler tutar yanı yok.”

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu